|
ÖZSÖZ I. BÖLÜM
ESKİ KUŞAKLAR
Eski Kuşak Hakkında
Süleyman Aksoy (Hacıkadı)
Yörük Opban (Osman Sert)
İbrahim Ethem Akıncı (Avcı Vali)
Mehmet Ağa
Abdurrahman Bey (Abdurrahman Aydın)
Topaloğlu Mehmet Efe
Sinanın Sadri (Sadri Artuç)
Eski Kuşak Avcıları
II. BÖLÜM
ORTA KUŞAKLAR
Orta Kuşaklar Hakkında
Faruk Aksoy
Burhan Karaosmanoğlu
Hasan Çavuş (Hasan Akyüz)
Soğanoğlu (Mustafa Şahbudak)
Hamamcı Şeref (Şeref Narin)
Tavuk Şükrü (Şükrü Çalış)
Muhacirler
Orta Kuşak Avcıları
III. BÖLÜM
GENÇ KUŞAKLAR
Genç Kuşaklar Hakkında
Ali Koç
Cüneyt Güçlü
Dursun Ceylan (Maliyeci Dursun)
Karabacağın Hasan (Hasan Şimşek)
Hamdi ve Mustafa Şahin
Hüseyin İnci
Hüseyin Özkaya
İrfan Coşkun (Koför İrfan)
Kâzım Tokuç
Veziroğlu Mehmet Ersen
Nabi Hoca (Nabi Yapıcı)
Mimar Saim (Saim Sayın)
Şinasi Aladağ
Süleyman Aksoy
Timur Çiçek
Özkan Canoğlu
Genç Kuşak Avcıları
IV. BÖLÜM
ANILAR - AVLAR - AVCILAR
Yılanlı
Çivril Avları
Dağ Köylerinde Av
Gökbel
Akçaalan
Kelekçinin Çilleri
Domuzlu Anılar
Söke Avları
Datça
Köyceğiz - Dalyan Avları
Söğüt - Bozburun Avları
Yerkesik’te Av
Çakmaktepe
Kale - Karaköy Avları
Gıra
Dağlar Kuruyor
Bir Av Hikâyesi
İlk Av
Tarladaki Domuz Avı
Ece’de Av
Kopaycılar (Tavşan Avcıları)
Muğla - Balık Avı - Gökova
Muğlalı Silâhçılar
Hâtime
|
YÖRÜK OPMAN
OSMAN SERT
Opban
Düzen yörüklerinden.(*) Gelmiş geçmiş keyik avcılarının en ünlüsü. Osman
Çavuş oğlu Osman Sert. Asıl adı bu. Opban çocukluk adı; ana babasının onu
okşarken kullandıkları, Osman’ın bozulmuş şekli! Memoş gibi! Fadik gibi!.
Osman Çavuş’un beş oğlu, beş kızı varmış. Seferberlik oğlanları tüketmiş. En
küçük Osman kalmış elinde, onu Opban diye okşarmış! Osman Çavuş öldüğü zaman
babalarını kızları gömmüşler.
Opban Düzenli Kara Mehmet’in has dayısı. Şunları anlattı:
“Dayım irençber adam. Dağcı, oduncu. Develeri vardı, nakliyatçılık yapardı;
Marmaris’e, Aydın’a, Tavas’a tütün, zahire, vs. getirir götürürdü. Meşhur
avcıydı. Son zamana kadar avlandı. Ekseri Mehmet Ağa ile Hacıkadı ile
avlanırdı.
Mukalliddi, güzel lâf ederdi, iriydi...”
“Mehmet Ağa her yıl kovumda on beş yirmi gün dağa çıkardı. Bizim burdan,
Düzen’den giderdi. Beyaz bir atı vardı. Avı Opban idare ederdi. Masrafları
Ağa karşılardı. Adamları vardı. Daha önceden eşyalar, yiyecekler dağa
çıkarılırdı. Dama yerleştirilirdi. Ağanın dam yatağı Karlık’ın tabanındaydı.
Kuş Kaklık’ının az ilerisinde, Dikilitaş’a bakan yerdeydi.
Av bol, gancık hayvana sıkı atmazlardı. Bir seferinde şöyle bir şey olmuş;
Dağa çıkılırken Mehmet Ağa Opban Dayıma “Opban..” demiş “bak bakalım akşam
yemek için birşey bulabilirmisin? Kart olmasın, ikili gibi...” “Olur Ağa...”
demiş Opban, aykırılamış, Çömen’in damından okarı dolaşmış. Av kıyamet,
gelgelelim tekelerde boynuz birer metro. Ağa tezesini istemiş! Neyse bulmuş;
ikili gibi bir şey. Atmış vurmuş. Almaya varmış, ne görsün ardında anası
varmış, kurşun onu da delmiş! Opban dayım şaşırmış, geçi vurmak ayıp! Ne
yapacağını bilememiş. Derken alt yandan bir kadın görünmüş. Eşeğinen odun
etmeye gelen bir kadın. Kadına yemin billah ettirmiş. Kimseye söylememesi
için. Beş dakikada kadının odununu hazırlamış. Keçiyi de kesmiş,
soymuş kadının peştemalına sarmış, semerin üstüne odunun arasına
yerleştirmiş. Yollamış.
“Opban keçi vurmuş diye benim canımı çıkarırlar kızım, kocandan başka
kimseye söyleme” diye sıkı sıkı tembih etmiş!. Kadın Koca Durmuş’un
kardeşiydi. Yıllar sonra anlatmıştı!..”
O gece Muğla Avcılar Kulübü unutulmaz saatler yaşadı. Herkes oradaydı. Opban
gelmişti. Hacıkadı ile Opban orta yerdeki sobanın başında oturdular. Girişe
göre sağ tarafta duvarın dibinde Marangoz Kâmil, Uzun Ali, Sabri Eti takımı
oturuyordu. Postacılar sol taraftaydı. Nalıncı ve arkadaşları Akyollu’larla
karışık oturuyorlardı.

Avcılar Kulübü (1966) Hacıkadı ile Opban sobanın başında oturuyorlar. Bu
resmi ben yaptım.
Saburhane avcıları, Muhacirler ve bizim ekip; yönetim
kurulu, gençler. Her taraf doluydu. Marangoz Ayhan babasına yardım ediyor;
Halit Dayı çay kahve yetiştirmeye çalışıyordu.
Opban’ı ilk defa görüyordum. Sırtında kalın, kırçıl, iri balık sırtı desenli
bir palto vardı. Giymemiş omuzuna atmıştı. Başında aynı kumaştan bir kasket.
Sakalı yoktu. Traş olmuştu. Olduğu gibi bırakılmış, beyaz kalın bıyıkları
hayli uzundu. Yerli dokuma, yakasız mintan giyiyordu. Yeleği vardı. Ayağında
gri bir külot pantolon ve siyah ayakkabılar. Sandalyede dimdik oturuyordu.
Ayaklarını yere dümdüz basıyor; bacak bacak üstüne atmıyordu.Geldi, böyle
oturdu; konuştu, dinledi, gülümsedi, çayını kahvesini içti sonra kalkıp
gitti.
Otururken de, yürürken de, konuşurken de ünlü avcı Yörük Opban son derece
heybetli idi. Boyu bir seksenin üstünde, yaşı da yetmişi geçmişti. Sonra
hastalandı. Yattı. Hasan Çavuşla evinde ziyaret ettik. Bir süre sonra da
vefat etti. Düzen’e gömüldü.
Faruk Aksoy anlatmıştı.Amcası (Mehmet Ağa) Opban’ı çocuklarından birinin
düğününe götürmüş, İzmir’e! Yörüğe Efe kıyafeti ile bir zeybek oynatmış.
Amerikalılar varmış düğünde (NATO’ya girdiğimiz yıllar olacak) nefesleri
kesilerek seyretmişler Opbanı! Çok heybetli imiş.
Ortada soba; sağında Opban, solunda Hacıkadı. Etrafları
bizlerle çevrili. Daha sonraki masalarda kâğıtları, okeyleri bırakmışlar,
iki av devinin ağızlarından çıkacak heceyi kaçırmamak için nefesler kesilmiş
dinliyoruz!
- Yörüğün işini anlatsana diyor Opban.
- Sen anlat diyor Hacıkadı!
- Yok yok sen onu eyi annadırsın. Seversin de diyor Opban.
Süleyman Aksoy (Hacıkadı) fötr şapkasını çıkarmış. Paltosunu da asmış.
Saçları alabros kesilmiş. Bıyıksız. Traşlı. O da Opban gibi yakasız gömlek
giyerdi. Yerli dokuma. Frenk gömleği giydiğini ender gördüm. Kıyafeti
mükemmeldi. Takım elbise giyerdi. O gece de öyleydi.
Şu hikâyeyi anlattı:
“Yörüğün biri keyik avına gitmiş. Kahvede ya da evde bir toplantıda
anlatıyor.
“Sabah namazıynan” nasıl kalkmış, nasıl gitmiş, göz yerine nasıl varıp
oturmuş, beklemiş, üşümüş vs.
Nihayet ortalık ağarırken, hayvanı görmüş...”
- Yörükler çok güzel hikâye ederler diyor Hacıkadı arada...
“... Fakat mesafe uzak, hayvanın yönü de değişik; olmadı yer değiştireceğiz,
kayıvıdım aşağı önünü keseceğim, ufak bir sırt var; yattım, dinledim. Daş
döküpduru, yüremin kütültüsü.”
Yörük, en ince ayrıntısı ile işi hikâye ediyor, yanıbaşında biri de bet
beniz geçik, ağzı açık, eli ayağı titriyerek, heyacan içinde dinlermiş!
Avcı sürüne sürüne önündeki tepeye varmış, hayvanı yeniden görmüş; o yanı
başındaki, hikâyeyi dinleyen;
- At gari ... dermiş!
Yörük lâfı uzatırmış.
- Atacaan, atacan da şöyle üç metre önümde eğilcik gibi bir şey var; hafif
esinti de var, kıpırdeyoru, tüfeğin üstünden bakıyon önümü kapadıyoru. Az
daha sağa kayacan; hap hapa gelecez. Öyle ettim tüfeği enseme yatırdım da az
aşağa kaydım. Önümde ufak bi daş var. Höle iki garış gadar. Yaveşce baktım
daşın gıyından; tüfeği sürdüm gadınım, ay parçası gibi, gızılcasını bene
vermiş, yüz adım var yok...
- At gari dermiş yanındaki!...
- Atacaan da ... Yörük uzatırmış hikâyeyi. Nihayet iş tavına gelmiş! Yörük
tetiği çekmiş. Karavana!
- Üle arkadaş, az üstünden bakmışın arkasındaki daştan ateş çıktı...
Deyince, yanında dinleyen,
- Allah belanı versin, güzelim hayvanı gaçırdın diye kalktığı gibi
gitmiş...”
Yıllar önce olmuş bir hikâyeyi sanki o an gibi yaşayan “dinleyici”ye çok
gülerdi Hacıkadı!
Opban’la birlikte yörüklerden de kısaca söz etmek gerekiyor. Muğla merkez
yörükleri Akçaova, Durak, Kozağacı, Dırlavan, Düzen’de yerleşmiş durumdalar.
Yani Göktepe’den Yılanlıya, Keyik Dağının dibine konuşlanmışlar! Aşağı
yukarı tümü ekmeklerini dağdan çıkarıyorlar. Düze, şehre, Karabağlar’a,
aşağı köyleri inmeleri çok daha sonra. Tütüncülük, çiftçilik, devlet
kapısında işe girmeler oldukça yeni. Odunculuk, keçi başta hayvan
besiciliği, kereste kaçakçılığı, katır, deve vs. nakliyeciliği, karcılık
eski yıllarda yörüklerin belli başlı işleri arasında.
Bir anlamda esas keyik avcıları yörükler. Özellikle Durak, Dırlavan
yörükleri. Düzen’den sadece Opban var. Sayılınca şu isimler ortaya çıkıyor.
Gücük (Süleyman Topbaş)
Tekeli İsmail Çavuş
Tekeli’nin dayısı Kâmil Çavuş
Kerimin İsmail (Şimşek)
Sofunun Koca Musa (Öztürk)
Kavali (Ali Kadem)
Sonra bunların çocukları ortaya çıkıyorlar.
Kavali’nin oğulları; İbram, Omar, Osman, Üsen, daha sonra İbram’ın oğlu
Cırık Mehmet en belirginleri.
Gücüğün oğlu Sarı da (Mustafa Topbaş) ikinci kuşağın önemli isimlerinden.
Arada Abdullah Çavuş var.
Bu avcıların tümü Muğlalı Avcılar’la da avlanıyorlar. Bir kısmı Topaloğlu
grubu ile, bir kısmı Hacıkadı Opban grubu ile dağa çıkıyorlar kovumda. Ancak
onlar doğal olarak nerdeyse yıl on iki ay avın içindeler. Tabi bütün dağ bu
iki grubun elinde değil; daha başka küçük gruplar, tek başına avlanan
avcılar, öteyüzden; Irmak içi, hatta Kale’nin köylerinden gelip bizim dağın
belirli yörelerinde avlananlar var. Örneğin Yaraşlılar, Düğerekliler daha
çok Yemişendere’deki Eşek Kapızı’nda avlanıyorlar. Anlaşılacağı gibi kovumda
on beş gün avcılar dağları ele geçiriyorlar!
Tekeli İsmail Çavuş ahbabımdı. Yetmişli yıllarda
görüşürdük. İhtiyarlamış yaşına rağmen diriydi. Kalın kara bıyıklı, kara
paltolu, orta boylu, sağlam yapılı bir adamdı. Güleç bir yüzü vardı.
Abdullah Çavuş da ahbabımdı. O ayrıca partilimdi de! Oldukça sık görüşürdük.
Hep geyik avına davet ederdi. Nasip olmadı.
Gavali’yi gördüm. Altmışlı yıllarda olacak. Partallar’ın berber dükkânında
oturuyordum. Helvacı dükkânının önünde, şadırvanla berber arasında, yüksek
bir katırın semerine binişini gördüm. Şöyle hayvanın çilbiri sol elinde
yelesini kavradı; öteki eliyle semerağacını tuttu, hop etti deve gibi
katırın tepesine çıktı oturdu! Kalın, kısa, sarı-boz bıyıklı, elli
yaşlarında bir adamdı. Kasket şapka giyiyordu, ayağında kabaralı
tulumbacılar vardı.
Öteki büyükleri tanıyamadım. Örneğin Gücük Dayı’nın meselelerini
başkalarından duydum, dinledim.
Bir kaç kısa keyik avı hikâyesi anlatarak bu bölümü bitirelim.
Gavali Kavalcı Ali’nin kısa söylenişi imiş. Ali Kadem iyi kaval çalarmış.
Çaldığı kaval da kartalın kaval kemiğinden yapılmış.
Gavali Ali Avcı’ya şunu anlatmış:
“Pinar Dünek’te sabah namazı hayvanı gördüm. Ayı İni’nin üstünde. Sekiz
dokuz yaşar var. Tüfeği yüzüme aldım. Bismillah dedim, kapandım. Garip bir
şey oldu. Tekenin yerinde bir gelin vardı. Beyazlar giymiş bir gelin.
Şaşaladım, tüfeği indirdim. Baktım. Teke heykel gibi duruyor. Bismillah
dedim bir kere daha kapandım. Gelin namlunun ucundaydı. Bu iş üç kere
tekrarlandı. Aklım başıma geldi. Yavaşça namluyu indirdim. Olduğum yerde
döndüm; tüfeği ardıcın dalına astım. Eskiler söylerlerdi; yüzü geçtiğin
zaman tüfeği asmak gerekir derlerdi... Öyle yaptım.
Köye döndükten sonra Tekeli’nin oğlunu gönderdim; git filan yerde tüfek var;
al senin olsun dedim. Sonra edemedim. Tüfeği otuz liraya çocuktan satın
aldım...”
Gücük Efe’nin de hikâyeleri var. Birini Cırık anlattı.
Cırık, Mehmet Kadem, Gavali’nin oğlanlarından İbram’ın oğlu. “ Gücük Efe
yarığın başına oturmuş. Bobamgil aşağıda. Bir alay keyik gelmiş okardan,
gatlara geçecekler. Öteden beriye atlarlarmış. Gücük davranmış mavzere
atmaya başlamış. Her geçene atmış. Altı uçurum. Yediye kadar saymış; “yeter
gari Süleman” demiş kendi kendine; “sürüsüne mi bazarlık ettin mübareğin!..”
Sonra aşağıdakilere bağırmış: “kaç oldu üle saydınız mı?..”
Attıklarının tümü garavanaymış! Tabi aşağıdan münasip bir cevap gelmiş!
Yörüklerin son kuşağının belli başlı temsilcileri Gavali’nin oğlu Omar
Osman, Gücük Efe’nin oğlu Sarı (Mustafa Topbaş), Gavali’nin oğlu İbram’ın
oğlu Cırık (Mehmet Kadem) oluyorlar.
Aslında onlar da yukarıda adı geçen büyüklerle iç içe geliyorlar; av
yaşamları son elli yıla uzanıyor. Son kuşak dememin nedeni; dağda av
kalmadı. Özellikle son on on be yılın avcıları ne keçi bıraktılar ne oğlak,
avın kökü kazındı.
Yetmişli yıllara kadar Yılanlı’da yüz yüz elli yerli hayvan sanırım vardı.
Dolayısıyla kovumda yabancı tekeler Torosları geçer gelirlerdi. Bugün
neredeyse sıfırlandı!
Çok özel önlemler gerekli. Belki orman ya da yaban hayatı ile ilgili bir
kuruluş, belki Belediye dağın hayvan barınağı olarak önemini kavrayıp
faaliyete geçirebilirler bir gün!
Çok uzak görünen olasılık ama; tamamen umudunu kaybetmek istemiyor insan!
(*) Düzen Muğla’nın sırtını dayadığı Yılanlı Dağındaki uç mahalle.
|